top of page
Sphere on Spiral Stairs

FEMİNİST ELEŞTİREL PERSPEKTİFTEN EŞİTLİK KAVRAMI VE TOPLUMSAL CİNSİYETİN ROLÜ: HUKUKİ VE SOSYAL BİR ANALİZ ÖZET (ABSTRACT)



Bu akademik makale, eşitlik kavramını, özellikle feminist eleştirel bir perspektiften derinlemesine incelemeyi hedeflemektedir. Modern hukukun ve siyaset felsefesinin temel taşlarından biri olan eşitlik, tarihsel süreçte farklı yorumlara tabi tutulmuş, ancak toplumsal cinsiyetin belirleyici rolü genellikle göz ardı edilmiştir. Çalışma, eşitliğin salt biçimsel bir ilke olmaktan öte, somut bir dönüşüm projesi olarak ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Makale, "eşitliğin ikilemleri" çerçevesinde, kadınların hem "başka herkes gibi" bireyler olarak tanınma hakları hem de "farklılıkları içinde" özerkliklerinin güvence altına alınması gerekliliği arasındaki gerilimi analiz etmektedir. Özellikle "eril çalışma modeli"nin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini nasıl yeniden ürettiği ve sosyal politikaların bu modeli aşındırma potansiyeli üzerinde durulacaktır. Carole Pateman ve Eleni Varikas gibi feminist kuramcıların görüşleri ışığında, hakkaniyet [équité] ve dağıtıcı adalet [justice distributive] kavramları tartışılarak, kadınların bireysel özerkliklerini destekleyen, sosyal haklar ile çalışma hayatını birbirinden ayıran yeni bir eşitlik anlayışının gerekliliği vurgulanacaktır. Bu analiz, mevcut hukuki ve toplumsal tartışmalara, toplumsal cinsiyetin eşitlikteki belirleyici rolünü merkeze alan özgün bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.


GİRİŞ: EŞİTLİK KAVRAMININ TARİHSEL VE FELSEFİ TEMELLERİ


Eşitlik, insanlık tarihinin en temel ve evrensel ideallerinden biri olarak kabul edilmekle birlikte, içeriği ve uygulama biçimleri çağlar boyunca büyük dönüşümler geçirmiştir. Antik çağlardan modern döneme uzanan bu serüvende, özellikle Aydınlanma felsefesi ve doğal hukuk doktrinlerinin etkisiyle "İnsanlar özgür ve eşit doğarlar ve öyle yaşarlar" ilkesi, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gibi temel metinlerde ifadesini bulmuştur. Bu evrenselci siyasal sistemlerin temelini oluşturan eşitlik anlayışı, bireylerin doğuştan gelen haklara sahip olduğu ve devletin bu hakları korumakla yükümlü olduğu fikrini merkeze almıştır. Ancak bu erken dönem evrenselci yaklaşımlar, genellikle beyaz, mülk sahibi erkeklerin perspektifinden şekillenmiş ve kadınlar, köleler veya diğer marjinal gruplar gibi belirli kesimleri kapsayıcılıkta yetersiz kalmıştır.


Modernitenin en tamamlanma aşamalarında dahi, eşitlik söylemi, yapısal eşitsizlikleri maskeleme potansiyeli taşımıştır. Türk hukuk sisteminde de eşitlik ilkesi, Anayasa'nın 10. maddesiyle güvence altına alınmıştır. Bu madde, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin herkesin kanun önünde eşit olduğunu açıkça belirtir. 2004 ve 2010 yıllarındaki değişikliklerle, kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu ve Devletin bu eşitliğin yaşama 1 geçmesini sağlamakla yükümlü olduğu, hatta bu maksatla alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamayacağı hükme bağlanmıştır (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 10 ). Bu düzenleme, eşitliğin sadece biçimsel bir ilke olmadığını, aynı zamanda Devletin aktif olarak pozitif tedbirler almasını gerektiren dinamik bir kavram olduğunu ortaya koyar. Bu anayasal zemin, eşitliğin sadece bireyler arasındaki farklı muameleleri yasaklamakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal yapıdan kaynaklanan dezavantajları gidermeyi amaçlayan proaktif bir yaklaşımı da içerdiğini göstermektedir. Ancak bu hukuki düzenlemelere rağmen, toplumsal yaşamda ve özellikle toplumsal cinsiyet ilişkilerinde eşitliğin tam anlamıyla tesis edilemediği gözlemlenmektedir.


Makalenin temel amacı, bu tarihsel ve felsefi arka plan üzerinde yükselen eşitlik kavramını, feminist eleştirel bir mercekle yeniden değerlendirmektir. Toplumsal cinsiyetin, eşitliğin algılanışında, tanımlanışında ve uygulanışında oynadığı belirleyici rolü ortaya koymak, mevcut hukuki ve sosyal politikaların eleştirel bir analizini sunmak ve kadınların bireysel özerkliklerini merkeze alan dönüştürücü bir eşitlik anlayışına katkıda bulunmak, bu çalışmanın ana gerekçesini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, eşitliğin sadece bir hak olarak değil, aynı zamanda sürekli bir mücadele ve dönüşüm projesi olarak ele alınması gerektiği vurgulanacaktır.


EŞİTLİĞİN İKİLEMLERİ: FARKLILIK VE ÖZDEŞLİK


Eşitlik kavramının en temel ve karmaşık ikilemlerinden biri, farklılık ve özdeşlik arasındaki gerilimde yatmaktadır. Geleneksel eşitlik anlayışı, genellikle bireylerin "aynı" muameleye tabi tutulması gerektiği fikrine dayanır; yani herkesin benzer koşullarda aynı haklara sahip olması ve aynı kurallara uyması beklenir. Ancak feminist eleştirel teori, bu "özdeşlik" temelli yaklaşımın, toplumsal cinsiyet gibi yapısal farklılıkları göz ardı ederek mevcut eşitsizlikleri pekiştirebileceğini savunur. Kadınların, erkeklerden "farklı" görülmesi durumu, tarihsel olarak dezavantajlı konumlarının temelini oluştururken, aynı zamanda onların "başka herkes gibi" kişiler oldukları iddiası, bu farklılıkların göz ardı edilerek erkek normuna uyum sağlamalarını talep edebilir. Bu durum, eşitliğin ikilemlerini derinleştiren kritik bir paradoksu ortaya koymaktadır. Bu ikilem, özellikle kadınların kurtuluş mücadelelerinde ve toplumsal normlarla çatışmalarında belirginleşir. Bir yandan kadınlar, erkeklerle eşit haklara sahip olmak ve toplumun her alanında ayrımcılığa uğramadan var olmak isterken, diğer yandan kadınlara özgü deneyimlerin, ihtiyaçların ve farklılıkların tanınmasını talep ederler.


Carole Pateman gibi feminist kuramcılar, bu noktada sadece biçimsel eşitliğin yeterli olmadığını, aynı zamanda hakkaniyet [équité] ve dağıtıcı adalet [justice distributive] ilkelerinin devreye girmesi gerektiğini vurgular. Hakkaniyet, bireylerin özel durumlarını ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak adil bir sonuca ulaşmayı hedeflerken, dağıtıcı adalet, toplumsal kaynakların ve fırsatların adil bir şekilde dağıtılmasını sağlayarak yapısal eşitsizlikleri gidermeyi amaçlar. Bu yaklaşımlar, eşitliğin sadece "aynı olmak" değil, aynı zamanda "farklılıklara rağmen adil olmak" anlamına geldiğini ortaya koyar.


Anayasa Mahkemesi içtihatları da eşitlik ilkesini yorumlarken bu nüansları dikkate almaktadır. Anayasa'nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesinin, hukuksal durumları aynı olanlar için geçerli olduğunu ve eylemli değil hukuksal eşitliği öngördüğünü belirtir (AYM, E.2009/47, K.2011/51, 17/3/2011 ). Bu karar, aynı durumda bulunan kişilere aynı kuralların uygulanmasını, ayrı hukuksal durumlara ise farklı kuralların uygulanmasını eşitlik ilkesine uygun bulur. Ancak bu yorum, "benzer durum" ve "farklı durum" ayrımının toplumsal cinsiyet rolleri tarafından nasıl şekillendirildiğini sorgulamayı gerektirir.


Kadınların tarihsel olarak "farklı" bir kategoriye sokulması, onların dezavantajlı konumlarını meşrulaştırmak için kullanılmış olabilir. Bu nedenle, feminist eleştirel bakış açısı, "benzer durum" kavramının ötesine geçerek, yapısal eşitsizliklerin yarattığı farklılıkları tanımak ve bu farklılıkları ortadan kaldıracak dönüştürücü politikaları savunmak zorundadır. Eşitliğin gerçek anlamda tesis edilmesi, kadınların hem evrensel insan hakları çerçevesinde "başka herkes gibi" bireyler olarak kabul edilmesini hem de toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle yaşadıkları özgün deneyimlerin ve farklılıkların tanınarak, bu farklılıkların dezavantaj yaratmasının önüne geçilmesini gerektirir. Bu, eşitliğin sadece bir sonuç değil, aynı zamanda sürekli bir süreç ve mücadele olduğunu gösterir.



TOPLUMSAL CİNSİYETİN ROLÜ VE ERİL ÇALIŞMA MODELİ


Toplumsal cinsiyet, eşitlik kavramının hem teorik hem de pratik düzeyde anlaşılmasında merkezi bir rol oynamaktadır. Geleneksel toplumsal yapılar ve kültürel normlar, kadın ve erkeklere atfedilen rolleri ve beklentileri belirleyerek, eşitlik ilkesinin uygulanmasında derin eşitsizlikler yaratmaktadır. Bu eşitsizliklerin en belirgin görüldüğü alanlardan biri de çalışma hayatıdır. "Eril çalışma modeli," erkeklerin ev içi bağlardan ve kısıtlamalardan bağımsız, kendi emek gücünün ve zamanının sahibi olan bir emekçi varsayımına dayanır. Bu model, kadınların ev içi sorumlulukları, çocuk bakımı ve diğer ücretsiz emekleri nedeniyle çalışma hayatında karşılaştıkları engelleri göz ardı eder ve onları "vasıfsız" veya "ikincil" pozisyonlara iten "tek bir cinsiyetli mantık" üzerine kuruludur. Bu bakış açısı, ayırımcılık karşıtı ve içermeye yönelik sosyal politikalara rağmen eşitsizliğin varlığını sürdürmesinin temel nedenlerinden biridir.


Fırsat eşitliğini geliştiren ve kadınların ücretli emeğe katılımını destekleyen politikalar, çoğu zaman eril çalışma modelinin temel varsayımlarını sorgulamadan uygulanır. Bu durum, kadınların "eril" bir çalışma modeline uymak zorunda kalıp kalmadığı veya kadınlar için "onların gereksinimlerine" uyarlanmış "dişil" bir modelin mi yerleştirilmesi gerektiği gibi ikilemleri ortaya çıkarır. Ancak feminist eleştiri, her iki modelin de aynı temel emek anlayışına dayandığını ve ev içi bağları ve kısıtlamaları olmayan bir emekçi varsaydığını öne sürer. Bu nedenle, eşitlik-farklılık karşıtlığı bu bağlamda anlamını yitirmekte, zira her iki yaklaşım da kadınların özgün yaşam koşullarını ve ihtiyaçlarını tam olarak karşılamakta yetersiz kalmaktadır.


Kadın mesleklerinin vasıfsız olarak görülmesi ve kariyer hiyerarşisinin basamaklarında ilerlemelerinin engellenmesi, bu eril modelin somut sonuçlarıdır. Türk hukukunda 4857 sayılı İş Kanunu'nun 5. maddesi, iş ilişkisinde cinsiyet ayrımcılığını açıkça yasaklar ve "aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz" hükmünü getirir (4857 sayılı İş Kanunu, m. 5 ). Bu madde, işverenin esaslı sebepler olmadıkça cinsiyet veya gebelik nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapamayacağını düzenler ve işverenin eşit davranma borcunu vurgular. Yargıtay içtihatları da bu ilkeyi destekler niteliktedir. Örneğin, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin kararı, doğum izni sonrası işçiye eski işi yerine uzmanlık alanı dışında bir iş teklif edilmesinin ayrımcılık teşkil ettiğine hükmetmiştir (Yargıtay 9. HD, E. 2024/3413, K. 2024/7893, T. 07.05.2024 ). Bu karar, işçinin bir ihlalin varlığı ihtimalini güçlü biçimde gösteren bir durumu ortaya koyduğunda, ispat yükünün işverene geçtiğini ve işverenin farklı muameleyi gerektiren somut nedenleri açıklayamaması halinde ayrımcılık tazminatının kabul edilmesi gerektiğini belirtir. Bu kararlar, hukukun biçimsel eşitlikten öte, kadınların çalışma hayatındaki gerçek deneyimlerini ve karşılaştıkları yapısal engelleri tanıma yönünde önemli adımlar attığını göstermektedir. Ancak bu hukuki güvencelere rağmen, eril çalışma modelinin zihniyetini ve pratiklerini dönüştürmek, eşitlik politikalarının stratejik önemini korumaktadır. Kadınların sosyal politikalara ve dolayısıyla etkin bir yurttaşlık pratiğine erişimlerindeki farklılık, bu modelin aşınması perspektifiyle ele alınmalıdır.


BİR DÖNÜŞÜM PROJESİ OLARAK EŞİTLİK: SOMUT ARAÇLAR VE ÖZERKLİK


Eşitlik, artık sadece hukuki metinlerde yer alan soyut bir ilke olmaktan çıkarak, toplumsal yaşamın her alanında hissedilen, somut araçlarla desteklenen ve sürekli bir dönüşümü hedefleyen bir proje olarak ele alınmalıdır. Bu dönüşüm perspektifi, eşitliği gerçekleştirilecek bir hedef olarak gördüğü ölçüde, onun beyan edicilik boyutuna özel bir vurgu yapar.


Eleni Varikas'ın da ifade ettiği gibi, eşitlik biçimsel bir ilke değil, erkek-kadın herkese, gücü dahilinde olan her şeyi yapabilme olanağının güvencesini veren somut bir araçtır. Bu, "Herkes, hakkı olan her şeyi" siyasal bir çatışma konusu, yani herkesin gereksinimlerini ve isteklerini kendisinin tanımlaması mücadelesinin konusu haline gelmesi demektir. Bu yaklaşım, bireylerin kendi özerkliklerini inşa etmeleri ve kendi yaşamlarını belirlemeleri için gerekli koşulların yaratılmasını önceliklendirir. Bu bağlamda, Carole Pateman gibi feminist kuramcıların sosyal haklar ile çalışmayı birbirinden ayırma önerisi büyük önem taşımaktadır.


Geleneksel sosyal güvenlik sistemleri ve sosyal yardım politikaları, genellikle aile temelli olup, kadınları "hak sahibi" olmaktan ziyade "bağımlı" statüsüne indirgeyebilir. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nda "hak sahibi" tanımı, sigortalının ölümü halinde gelir veya aylık bağlanmasına hak kazanan eş, çocuk, ana ve babayı kapsar (5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, m. 3 ). Bu tanım, sosyal haklara erişimde bireysel özerklik yerine aile bağlarını önceliklendiren geleneksel bir yaklaşımı yansıtır. Bu durum, kadınların büyük çoğunluğunu erkeklere bağımlı olmakla devlete bağımlı olmak arasında bir seçim yapmaya mahkûm edebilir. Bu tür bir mantığın özdevinimini kesintiye uğratmak için, sosyal hakların bireysel temelde, çalışmadan bağımsız olarak tanınması gerekmektedir. Bu sayede, erkeklerin ve kadınların gereksinimleri şimdi ve burada karşılanırken, aynı zamanda kadınların gereksinimlerini kendilerinin tanımlamalarına olanak tanınarak, onların özerkliğine öncelik verecek yeni bir ortak payda keşfedilebilir.


Eşitlik, bu dönüşüm projesi içinde, iki temel boyutu aynı anda barındırmalıdır: Birincisi, kadınları "ayrı" bir grup olarak kuran her tür ayrımcılığın yasaklanmasıyla birlikte, onların da "başka herkes gibi" kişiler olduklarının tanınmasıdır. İkincisi ise, kadınların "oldukları gibi," yani erkeklerden farklılıkları içinde tanınmalarının güvencesidir. Bu, sadece kadınların biyolojik veya toplumsal farklılıklarının kabulü değil, aynı zamanda bu farklılıkların dezavantaj yaratmasının engellenmesi ve hatta bir zenginlik kaynağı olarak görülmesidir. Nihayet ve hepsinin ötesinde, tek tek her kadının, onu (erkek-kadın) "başka herkesten farklı birey" yapan temel özellikleri ifade etme hakkının; birey olmanın ve ortak yaşama katkının biricikliğinin ve yeri doldurulamayacağının güvencesi, gerçek eşitliğin temelini oluşturur.


Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu'nun ayrımcılık yasağına ilişkin hükümleri, doğrudan ve dolaylı ayrımcılığı tanımlayarak ve ispat yükünün paylaşımını düzenleyerek bu dönüşümün hukuki zeminini güçlendirmektedir (6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu, m. 2, 4, 6 ). Bu kanun, istihdamda gebelik, annelik ve çocuk bakımı gerekçeleriyle başvuruların reddedilemeyeceğini açıkça belirtir ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik amaca uygun ve orantılı farklı muameleleri ayrımcılık iddiasının ileri sürülemeyeceği haller arasında sayar. Bu yasal çerçeve, eşitliğin sadece bir hak değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik proaktif ve dönüştürücü bir stratejinin parçası olduğunu göstermektedir.


SONUÇ: HUKUKİ VE TOPLUMSAL PERSPEKTİFTE YENİ BİR EŞİTLİK TANIMI


Bu makale boyunca yapılan analizler, eşitlik kavramının sadece biçimsel bir ilke olmaktan çok öte, toplumsal cinsiyetin belirleyici rolü ışığında sürekli bir dönüşüm ve mücadele projesi olarak ele alınması gerektiğini ortaya koymuştur. İnsan Hakları Bildirgesi'nin evrenselci söyleminden günümüzün karmaşık toplumsal cinsiyet tartışmalarına kadar, eşitlik anlayışı, derinlemesine bir eleştirel sorgulamadan geçirilmelidir. Mevcut hukuki düzenlemeler, özellikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 10. maddesi ve 4857 sayılı İş Kanunu'nun 5. maddesi gibi temel hükümler, eşitlik ilkesini güvence altına almakta ve hatta pozitif ayrımcılık tedbirlerine zemin hazırlamaktadır.


Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatları da cinsiyete dayalı ayrımcılığın kabul edilemezliğini ve işverenin eşit davranma borcunu vurgulayarak bu hukuki çerçeveyi pekiştirmektedir. Ancak bu hukuki güvenceler, toplumsal cinsiyetin eşitliğin önündeki yapısal engelleri nasıl yarattığını ve sürdürdüğünü tam olarak açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Feminist eleştirel perspektif, eşitliğin "farklılıklar içinde tanınma" güvencesi olduğunu vurgulayarak, geleneksel "özdeşlik" temelli yaklaşımların ötesine geçmeyi önermektedir.



Kadınların hem "başka herkes gibi" bireyler olarak evrensel haklara sahip olmaları hem de toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle yaşadıkları özgün deneyimlerin ve ihtiyaçların tanınması, gerçek eşitliğin temelini oluşturur. Bu, hakkaniyet [équité] ve dağıtıcı adalet [justice distributive] ilkelerinin sadece teorik değil, aynı zamanda pratik politikalara yön vermesi gerektiği anlamına gelir.


Özellikle "eril çalışma modeli"nin sorgulanması ve sosyal haklar ile çalışma hayatının birbirinden ayrılması önerisi, kadınların bireysel özerkliklerini güçlendirme yolunda stratejik bir önem taşımaktadır. Kadınların ev içi emekleri, çocuk bakımı sorumlulukları ve bu rollerin çalışma hayatındaki yansımaları, sadece bireysel tercihler olarak değil, yapısal eşitsizliklerin bir sonucu olarak ele alınmalı ve bu durumun yol açtığı ekonomik ve sosyal dezavantajlar giderilmelidir.


Mevcut hukuk sistemindeki eksiklikler, eşitliği sadece yasal metinlerdeki bir ifade olmaktan çıkarıp, toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden dinamik bir ilke haline getirme ihtiyacını ortaya koymaktadır. Feminist eleştiri, bu eksikliklere yönelik çözüm önerileri sunarken, hukukun sadece mevcut durumu yansıtan değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümü tetikleyen bir araç olabileceği potansiyelini vurgular. Bu bağlamda, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu gibi düzenlemeler, ayrımcılıkla mücadelede önemli bir adım teşkil etmekle birlikte, zihniyet dönüşümünü ve toplumsal normların yeniden inşasını gerektiren daha kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç duyulmaktadır. Sonuç olarak, hukuki ve toplumsal perspektifte yeni bir eşitlik tanımı, kadınların "ayrı bir grup" olarak değil, "farklılıkları içinde tanınan" özerk bireyler olarak konumlandırılmasını gerektirir. Bu tanım, eşitliği sadece bir son olarak değil, aynı zamanda sürekli bir süreç, bir mücadele ve bir dönüşüm projesi olarak ele almayı zorunlu kılar. Bu proje, hukukun gücünü kullanarak toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamayı, kadınların tüm potansiyellerini gerçekleştirebilmeleri için gerekli koşulları yaratmayı ve böylece daha adil, daha kapsayıcı ve daha özgür bir toplum inşa etmeyi hedeflemelidir. Bu vizyon, sadece kadınlar için değil, tüm toplum için daha zengin ve insancıl bir gelecek vaat etmektedir.


KAYNAKÇA Bock, Gisela ve James, Susan (ed.). Beyond Equality and Difference: Citizenship, Feminist Politics and Female Subjectivity. Londra-New York: Routledge, 1992, 210 s. Cavarero, Adriana. "Il modello democratico nell'orizonte della differenza sessuale". Democrazia e diritto, 2/1990, 238 s. Eleştirel Feminizm Sözlüğü. [Eksik Bilgi: Yayınevi ve Basım Yılı] Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, Kanun Numarası: 5510, Kabul Tarihi: 31.05.2006. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Kanun Numarası: 2709, Kabul Tarihi: 18.10.1982. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu, Kanun Numarası: 6701, Kabul Tarihi: 06.04.2016. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2024/3413, K. 2024/7893, T. 07.05.2024. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2015/1211, K. 2018/578, T. 28.03.2018

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
BOŞANMA DAVASINDA WHATSAPP MESAJLARI DELİL OLUR MU?

Boşanma Davalarında WhatsApp Mesajlarının Delil Niteliği ve Hukuki Sınırlar Boşanma davaları, evlilik birliğinin temelden sarsıldığını ispatlamak adına çeşitli delillerin sunulduğu karmaşık hukuki sür

 
 
 

Yorumlar


bottom of page