TÜRK HUKUKUNDA AYNI TARAFLAR ARASINDAKİ BOŞANMA DAVALARININ BİRLEŞTİRİLMESİ ZORUNLULUĞU VE USUL EKONOMİSİ: HMK MADDE 166 PERSPEKTİFİNDEN KAPSAMLI BİR DEĞERLENDİRME
- gözde pasin
- 11 Mar
- 13 dakikada okunur
ÖZET VE ANAHTAR KELİMELER
Türk hukuk sisteminde, aynı taraflar arasında açılan boşanma davalarının birleştirilmesi, yargılama ekonomisi, çelişkili kararların önlenmesi ve tarafların haklarının bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi açısından hayati bir usul ilkesi olarak kabul edilmektedir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 166, davalar arasında bağlantı bulunması halinde birleştirme kararının verilmesini öngörmekte olup, boşanma davaları özelinde bu bağlantı, kusur belirlemesi, fer'i taleplerin kaderi ve hukuki güvenlik ilkeleri çerçevesinde somutlaşmaktadır. Yargıtay'ın istikrarlı içtihatları, farklı boşanma sebeplerine dayansa dahi, aynı taraflar arasındaki boşanma davalarının birleştirilmemesini mutlak bir bozma sebebi olarak görmekte, bu durumun usul ekonomisine aykırılık teşkil ettiğini ve çelişkili kararlar verilmesi riskini artırdığını vurgulamaktadır. Bu makale, HMK m. 166 hükmünü ve "bağlantı" kavramını boşanma davaları özelinde derinlemesine inceleyerek, Yargıtay içtihatları ışığında birleştirme zorunluluğunun hukuki dayanaklarını, temel nedenlerini ve usul ekonomisi açısından taşıdığı önemi detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Boşanma, Davaların Birleştirilmesi, HMK m. 166, Usul Ekonomisi, Kusur, Çelişkili Karar, Bekletici Mesele.
GİRİŞ
Medeni usul hukuku, uyuşmazlıkların adil, hızlı ve etkin bir şekilde çözüme kavuşturulmasını temin eden kurallar bütünüdür. Bu kurallar arasında, yargılama ekonomisi ilkesi ve çelişkili kararların önlenmesi amacı, davaların birleştirilmesi müessesesinin temelini oluşturur. Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 166'da düzenlenen davaların birleştirilmesi, özellikle şahıs varlığı hukukuna ilişkin davalarda, kamu düzenini de yakından ilgilendiren özel bir öneme sahiptir. Boşanma davaları, evlilik birliğinin sona erdirilmesi gibi temel bir statü değişikliğini hedeflemesinin yanı sıra, maddi ve manevi tazminat, nafaka, velayet gibi birçok fer'i talebi de bünyesinde barındırır. Bu niteliği itibarıyla, aynı taraflar arasında açılan birden fazla boşanma davasının ayrı ayrı görülmesi, hem yargılamanın uzamasına, gereksiz masraflara yol açmasına hem de en önemlisi, birbiriyle çelişen kararların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.
Boşanma davalarının kendine özgü yapısı, tarafların evlilik birliği içindeki kusurlarının bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutulmasını, buna bağlı olarak tazminat ve nafaka gibi fer'i taleplerin adil bir şekilde karara bağlanmasını zorunlu kılar. Aksi takdirde, aynı evlilik birliği içindeki farklı eylemlerin farklı davalarda ayrı ayrı değerlendirilmesi, hukuki güvenliği zedeleyen ve adaletsiz sonuçlar doğuran bir tablo yaratabilir. Bu makale, HMK madde 166'nın davaların birleştirilmesi müessesesini, özellikle boşanma davaları bağlamında ele alarak, bu ilkenin hukuki dayanaklarını, Yargıtay'ın istikrarlı içtihatlarını ve yargılama ekonomisi ile hukuki güvenlik ilkeleri açısından taşıdığı vazgeçilmez önemi detaylı bir şekilde inceleyecektir. Amaç, aynı taraflar arasındaki boşanma davalarının birleştirilmesinin sadece bir usul kolaylığı değil, aynı zamanda adil yargılanma hakkının ve hukukun üstünlüğünün bir gereği olduğunu akademik bir perspektifle ortaya koymaktır.
I. HUKUKİ DAYANAK: HMK MADDE 166 VE BAĞLANTI KAVRAMI
Türk Medeni Usul Hukuku'nda davaların birleştirilmesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 166. maddesinde düzenlenmiş temel bir usul kurumudur. Bu madde, yargılama ekonomisi ve çelişkili kararların önlenmesi gibi üstün kamu yararı amaçlarına hizmet eder. HMK madde 166/1'e göre, "Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. Birleştirme kararı, ikinci davanın açıldığı mahkemece verilir." Bu hüküm, davaların birleştirilmesi için belirli şartların varlığını aramaktadır. Bu şartlar arasında en temel ve merkezi olanı ise "bağlantı" kavramıdır.
HMK madde 166/4, bağlantı kavramını açıklayarak, "Davaların aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması durumunda, bağlantı var sayılır." hükmünü içermektedir. Bu madde, bağlantının iki ana şekilde ortaya çıkabileceğini belirtir: davaların aynı veya benzer sebeplerden doğması ve bir dava hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte olması. Boşanma davaları açısından, bu iki bağlantı türü de sıklıkla mevcuttur.
Boşanma davaları, evlilik birliğinin temelden sarsılması, zina, terk, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış gibi farklı hukuki sebeplere dayanabilir. Ancak bu farklı sebeplerle açılmış olsalar dahi, aynı evlilik birliğinin sona erdirilmesini hedefledikleri ve tarafların evlilik süresince gerçekleştirdiği eylemlerin kusur belirlemesi açısından bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiği için aralarında güçlü bir hukuki ve fiili bağlantı bulunur. Özellikle "biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması" kriteri, boşanma davalarında birleştirme zorunluluğunu pekiştirmektedir. Zira, bir boşanma davasında tarafların kusur oranlarının belirlenmesi, diğer boşanma davasının sonucunu doğrudan etkileyecektir. Örneğin, bir davada eşlerden birinin ağır kusurlu bulunması, diğer davada açılan boşanma davasının kabulüne veya reddine, yahut fer'i taleplerin (maddi-manevi tazminat, yoksulluk nafakası, iştirak nafakası, velayet) kapsamına ve miktarına doğrudan etki edecektir.
Bu bağlamda, boşanma davaları arasındaki bağlantı, sadece boşanma kararı verilip verilmemesiyle sınırlı değildir. Boşanma kararıyla birlikte gündeme gelen fer'i talepler de bu bağlantının ayrılmaz bir parçasıdır. Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 174 ve 175'te düzenlenen maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası talepleri, boşanmaya neden olan olaylardaki kusur oranına sıkı sıkıya bağlıdır. Dolayısıyla, farklı davalarda farklı kusur belirlemeleri yapılması, bu fer'i taleplerin adil ve tutarlı bir şekilde karara bağlanmasını imkânsız hale getirir. Velayet ve iştirak nafakası gibi kamu düzenini ilgilendiren hususlarda dahi, boşanma kararının ve kusur belirlemesinin bütüncül bir yaklaşımla ele alınması, çocuğun üstün yararı ilkesinin gereğidir.
HMK m. 166, davaların birleştirilmesinin davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden (re'sen) gerçekleşebileceğini belirtir. Bu durum, mahkemelerin yargılamanın istisnai birleştirme yetkisini kullanarak, davalar arasındaki bağlantıyı re'sen araştırma ve birleştirme kararı verme sorumluluğunu ortaya koyar. Davaların aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış olması birleştirme için ön koşul olsa da, farklı yargı çevrelerinde açılan davalar için de HMK m. 166/2, ikinci davanın açıldığı mahkemeden birleştirme talebinde bulunulabileceğini düzenleyerek, coğrafi ayrılığın birleştirme önünde mutlak bir engel teşkil etmediğini göstermektedir. Bu mekanizma, yargı çevresi farklı olsa dahi, bağlantılı davaların tek bir yargılamada ele alınarak çelişkili kararların önüne geçilmesi ve usul ekonomisinin sağlanması amacına hizmet etmektedir.
II. BOŞANMA DAVALARINDA BİRLEŞTİRMEYİ ZORUNLU KILAN TEMEL NEDENLER
Aynı taraflar arasında açılan boşanma davalarının birleştirilmesi, sadece usuli bir kolaylık değil, aynı zamanda adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin sağlanması için elzemdir. Bu zorunluluğun altında yatan temel nedenler, Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) ruhuna uygun, derin hukuki prensiplerle açıklanabilir.
1. Kusur Belirlemesinin Bütünlüğü
Boşanma davalarında en kritik hususlardan biri, evlilik birliğinin sona ermesine yol açan olaylarda tarafların kusur oranlarının doğru ve eksiksiz bir şekilde belirlenmesidir. Türk Medeni Kanunu'nun 174. maddesi, boşanmaya neden olan olaylarda kusurlu olan tarafın diğer tarafa maddi ve manevi tazminat ödemesini öngörürken, 175. maddesi ise daha az kusurlu veya kusursuz olan eşin yoksulluk nafakası talep etme hakkını düzenlemektedir. Bu hükümler, kusur belirlemesinin, boşanmanın fer'i niteliğindeki taleplerin kaderini doğrudan etkilediğini açıkça ortaya koyar.
Evlilik birliği, tarafların yaşamlarını birleştirdiği, ortak sorumluluklar üstlendiği ve karşılıklı hak ve yükümlülüklerle bağlı olduğu bir bütündür. Bu birliğin sona ermesine ilişkin kusur değerlendirmesi de, evliliğin başlangıcından itibaren tüm süreci kapsayan bütüncül bir yaklaşımla yapılmalıdır. Aynı taraflar arasında farklı tarihlerde veya farklı sebeplerle açılan boşanma davalarında, her bir davanın ayrı ayrı görülmesi halinde, aynı evlilik birliği içindeki farklı olaylar için farklı kusur belirlemeleri yapılması riski doğar. Örneğin, bir davada eşlerden birinin ağır kusurlu olduğu sonucuna varılırken, diğer davada aynı eşin daha az kusurlu veya kusursuz olduğu yönünde bir karar verilebilir. Bu durum, TMK m. 4'te yer alan hakkaniyet ilkesine aykırı düşer ve tarafların hukuki statülerini belirsiz hale getirir.
Doktrinde de belirtildiği üzere (örneğin, Pekcanıtez, Kuru), boşanma davalarında kusur tespiti, evlilik birliğinin sona ermesine ilişkin tek bir hukuki olayın farklı görünümlerini değerlendirme niteliğindedir. Bu nedenle, tarafların kusurlarının bölünerek, her bir dava için ayrı kusur oranı belirlemesi yapılması ve fer'i konularda da her bir dava için ayrı hüküm kurulması, Türk Medeni Kanunu'ndaki düzenlemelere aykırı düşer. Yargıtay da bu görüşü benimseyerek, evlilik birliği sona erinceye kadar açılmış tüm boşanma davalarında taraflara yüklenmiş kusurların birlikte değerlendirilip, kusur oranlarının bir kez belirlenmesi ve buna göre tazminat ve nafaka gibi konularda bir kez hüküm kurulması gerektiğini istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır (Yargıtay 2. HD, E. 2019/5744, K. 2020/1135, T. 17.02.2020 ). Bu yaklaşım, adaletin tecellisi ve hukuki istikrarın sağlanması açısından büyük önem taşır.
2. Fer'i Taleplerin (Nafaka, Tazminat, Velayet) Kaderi
Boşanma davaları, sadece evlilik birliğinin sona ermesi sonucunu doğurmakla kalmaz, aynı zamanda bu karara bağlı olarak ortaya çıkan bir dizi fer'i talebi de içerir. Maddi ve manevi tazminat, yoksulluk nafakası, iştirak nafakası ve velayet gibi hususlar, boşanma davasının ayrılmaz parçalarıdır. Bu fer'i taleplerin her biri, boşanma kararının ve bu karara temel teşkil eden kusur belirlemesinin doğrudan bir sonucudur.
Özellikle maddi ve manevi tazminat talepleri, TMK m. 174 uyarınca, boşanmaya neden olan olaylarda kusurlu olan tarafın, diğer tarafın uğradığı zararı gidermesi esasına dayanır. Yoksulluk nafakası ise TMK m. 175 gereğince, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan eşe, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla diğer eş tarafından ödenen bir destektir. Bu taleplerin hakkaniyete uygun bir şekilde karara bağlanabilmesi, ancak tarafların tüm kusurlarının ve evlilik birliği içindeki davranışlarının tek bir yargılama kapsamında değerlendirilmesiyle mümkündür. Farklı davalarda ayrı ayrı görülen yargılamalar, bu taleplerin birbirinden bağımsız, hatta birbiriyle çelişen sonuçlar doğurmasına yol açabilir. Örneğin, bir davada tazminat talebi reddedilirken, diğer bir davada aynı olaylara dayalı benzer bir talep kabul edilebilir. Bu durum, hukuk düzeninin öngördüğü tutarlılık ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırıdır.
Velayet ve iştirak nafakası gibi çocukların üstün yararını ilgilendiren konularda ise birleştirme zorunluluğu daha da belirginleşir. Çocukların geleceği, ebeveynlerinin boşanma sürecindeki kusur durumlarından bağımsız olarak, tek bir yargısal kararla belirlenmelidir. Ancak, ebeveynlerin kusur durumları, velayet hakkının kime verileceği veya iştirak nafakasının miktarı gibi konularda dolaylı da olsa etkili olabilir. Bu nedenle, tüm boşanma davalarının birleştirilerek, çocukların geleceğine ilişkin kararların da tek bir mahkeme tarafından, bütüncül bir bakış açısıyla verilmesi, çocuğun üstün yararı ilkesinin en doğru şekilde uygulanmasını sağlar.
3. Çelişkili Kararların Önlenmesi ve Hukuki Güvenlik İlkesi
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan hukuki güvenlik ilkesi, vatandaşların hukuki durumlarının öngörülebilir ve istikrarlı olmasını gerektirir. Yargı kararlarının birbiriyle çelişmemesi, bu ilkenin en önemli tezahürlerinden biridir. Aynı taraflar arasında, aynı evlilik birliğinin sona ermesine ilişkin olarak açılan birden fazla boşanma davasının ayrı ayrı görülmesi, kaçınılmaz olarak çelişkili kararlar verilmesi riskini taşır.
Çelişkili kararlar, sadece tarafların mağduriyetine yol açmakla kalmaz, aynı zamanda yargı sistemine olan güveni de sarsar. Bir davada boşanma kararı verilirken, diğer bir davada boşanma talebinin reddedilmesi; bir davada eşlerden birinin ağır kusurlu bulunup tazminata mahkûm edilmesi, diğer bir davada ise aynı eşin kusursuz sayılarak tazminat talebinin kabul edilmesi gibi durumlar, hukukun tutarlılık ilkesini ihlal eder. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun da belirttiği üzere, boşanma davası ile bağlantılı nafaka ve tazminat davalarının birleştirilmemesi, çelişkili karar riskini artırarak hukuki güvenliği zedeleyecektir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2022/657, K. 2023/672, T. 21.06.2023).
Bu risk, özellikle boşanmanın fer'i sonuçları açısından daha da belirginleşir. Örneğin, aynı evlilik birliği içinde yaşanan olaylar farklı davalarda farklı tanık beyanları veya delillerle değerlendirildiğinde, kusur oranları hakkında farklı sonuçlara ulaşılabilir. Bu durum, tarafların maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası haklarını doğrudan etkiler. Hukuk sisteminin temel amacı, adil ve tutarlı sonuçlar üretmek olduğundan, çelişkili kararların önlenmesi, davaların birleştirilmesi yoluyla sağlanabilecek en önemli faydalardan biridir. Birleştirme, tüm delillerin tek bir mahkeme tarafından, tek bir yargılama kapsamında değerlendirilmesini sağlayarak, hukuki güvenliği temin eder ve tarafların adil yargılanma hakkını güvence altına alır.
III. YARGITAY İÇTİHATLARI IŞIĞINDA BİRLEŞTİRME VE BOZMA SEBEPLERİ
Türk Yargıtayı, aynı taraflar arasında açılan boşanma davalarının birleştirilmesi hususunda istikrarlı ve net bir duruş sergilemektedir. Yargıtay'ın bu konudaki içtihatları, davaların birleştirilmemesini mutlak bir bozma sebebi olarak kabul etmekte ve bu yaklaşım, hukuki güvenlik, yargılama ekonomisi ve çelişkili kararların önlenmesi ilkelerine dayanmaktadır. Yargıtay'ın bu konudaki kararları, HMK madde 166'nın uygulanmasında yol gösterici niteliktedir.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 16.03.2023 tarihli ve E. 2022/10183, K. 2023/1107 sayılı kararında, tarafların boşanma davası devam ederken, davalı erkek tarafından zina hukuki sebebine dayalı olarak yeni bir boşanma davası açıldığı ve birleştirme talep edildiği somut olayda, ilk derece mahkemesinin birleştirme talebini değerlendirmeksizin karar vermesi bozma sebebi sayılmıştır. Kararda, evlilik birliği sona erinceye kadar açılmış tüm boşanma davalarında taraflara yüklenmiş kusurların birlikte değerlendirilip, kusur oranlarının bir kez belirlenmesi ve buna göre maddi ve manevi tazminatlar ile yoksulluk nafakası konularında bir kez hüküm kurulması gerektiği, tarafların kusurları bölünerek her bir dava için ayrı kusur belirlemesi yapılıp, fer'i konularda da her bir dava için ayrı hüküm kurmanın TMK'daki düzenlemelere aykırı düşeceği vurgulanmıştır. Bu karar, farklı boşanma sebeplerine dayalı davaların dahi birleştirilmesi gerektiğini ve birleştirmenin yapılmamasının usul ve yasaya aykırı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Benzer şekilde, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 25.04.2024 tarihli ve E. 2023/6229, K. 2024/2891 sayılı kararında, davalı kadının temyiz dilekçesinde kendisinin de erkek aleyhine başka bir boşanma davası açtığını belirtmesi üzerine, davalar arasında bağlantı bulunduğu ve birleştirilerek görülmesi gerektiği gerekçesiyle bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılmış ve ilk derece mahkemesi kararı bozulmuştur. Bu karar, temyiz aşamasında dahi yeni bir boşanma davasının varlığının öğrenilmesi halinde, davaların birleştirilmesi veya bekletici mesele yapılması zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Yargıtay, bu tür durumlarda yargılamanın sağlıklı ilerleyebilmesi için tüm davaların birlikte görülmesini mutlak bir gereklilik olarak kabul etmektedir.
Yargıtay'ın bu yaklaşımının temelinde yatan en önemli gerekçelerden biri, çelişkili kararların önlenmesidir. Boşanma davalarında tarafların kusur oranlarının belirlenmesi, boşanmanın fer'i niteliğindeki maddi ve manevi tazminat, yoksulluk nafakası ve velayet gibi taleplerin sağlıklı bir şekilde değerlendirilerek doğru karar verilebilmesi için tüm davaların birlikte görülmesi ve delillerin birlikte değerlendirilmesi zorunludur. Ayrı ayrı görülen davalarda farklı kusur belirlemeleri veya fer'i sonuçlar ortaya çıkması, hukuki güvenliği zedeleyecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 30.05.2019 tarihli ve E. 2017/2287, K. 2019/627 sayılı kararında, fiili ayrılık ve evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenlerine dayalı olarak açılan iki boşanma davası arasında hukuki ve fiili irtibat bulunduğu, davalardan biri hakkında verilecek kararın diğerini etkileyeceği ve çelişkili kararların önlenmesi amacıyla davaların birleştirilmesi gerektiği belirtilerek direnme kararı bozulmuştur. Bu karar, farklı boşanma sebeplerine dayalı davaların dahi Hukuk Genel Kurulu düzeyinde birleştirilmesi gerektiğini teyit etmektedir.
Yargıtay, birleştirme imkânı bulunmadığı durumlarda ise HMK m. 165 uyarınca bekletici mesele (prejudicial question) yapılmasını zorunlu görmektedir. HMK m. 165/1'e göre, "Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir". Eşler arasında aynı veya ayrı yargı çevrelerinde birden fazla boşanma davası açılmış ise, bu davaların birleştirilmesi veya birleştirme mümkün değilse bekletici sorun yapılması gereklidir. Bunun nedeni, bir davada verilecek kararın, diğer davayı özellikle kusur tespiti, yoksulluk nafakası, maddi ve manevi tazminat talepleri bakımından etkileyecek olmasıdır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 28.11.2013 tarihli ve E. 2013/13801, K. 2013/27961 sayılı kararında, birleştirme kararı kesinleştiği halde mahkemenin bu durumu dikkate almadan esas hakkında karar vermesi usul ve yasaya aykırı bulunarak bozma sebebi yapılmıştır. Bu durum, birleştirme veya bekletici mesele kararının sadece verilmesinin değil, aynı zamanda bu karara uygun hareket edilmesinin de yargılamanın selameti açısından kritik olduğunu göstermektedir.
Yargıtay'ın bu içtihatları, boşanma davalarının kendine özgü niteliğinden kaynaklanan hassasiyeti ve kamu düzeniyle olan ilgisini göz önünde bulundurmaktadır. Tarafların evlilik birliği içindeki tüm kusurlarının tek bir potada eritilerek adil bir kusur belirlemesi yapılması, boşanmanın fer'i sonuçlarının tutarlı bir şekilde düzenlenmesi ve nihayetinde hukuki güvenliğin sağlanması, Yargıtay'ın birleştirme zorunluluğunu mutlak bozma sebebi saymasının temelini oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, yargı organlarının, uyuşmazlıkları sadece şekli olarak değil, esası itibarıyla da adil ve tutarlı bir şekilde çözme sorumluluğunun bir yansımasıdır.
IV. USUL EKONOMİSİ AÇISINDAN BİR DEĞERLENDİRME
Usul ekonomisi ilkesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun temelini oluşturan ve yargılamanın mümkün olan en az masrafla, en hızlı ve en etkin şekilde sonuçlandırılmasını hedefleyen bir prensiptir. Aynı taraflar arasında açılan boşanma davalarının birleştirilmesi, bu ilkenin boşanma hukuku alanındaki en somut ve vazgeçilmez uygulamalarından biridir. Davaların birleştirilmemesi, sadece hukuki çelişkiler yaratmakla kalmaz, aynı zamanda yargı sistemine ciddi somut yükler getirerek usul ekonomisini derinden zedeler.
Davaların ayrı ayrı görülmesi, öncelikle gereksiz dosya sayısının artmasına yol açar. Her bir dava için ayrı bir dosya numarası, ayrı bir esas kaydı ve ayrı bir yargılama süreci demektir. Bu durum, mahkemelerin iş yükünü katlayarak artırır. Yargı sisteminin sınırlı kaynakları (hâkim, personel, zaman) üzerinde gereksiz bir baskı oluşturur. Her bir dosya için ayrı tebligatlar, duruşma günleri, keşifler ve bilirkişi incelemeleri, hem yargı sisteminin operasyonel maliyetlerini artırır hem de yargılama süreçlerini uzatır.
Tekrarlanan delil toplama süreçleri, usul ekonomisine aykırılığın bir diğer önemli göstergesidir. Boşanma davalarında, tarafların kusurunu ispatlamak için genellikle aynı tanıklar dinlenir, aynı yazılı deliller (telefon kayıtları, banka hareketleri, yazışmalar vb.) incelenir ve aynı uzman görüşlerine (örneğin pedagog raporları) başvurulur. Davaların birleştirilmemesi halinde, bu delil toplama faaliyetleri her bir dosyada ayrı ayrı tekrarlanmak zorunda kalır. Bu durum, tanıkların defalarca mahkemeye çağrılması, bilirkişilerin aynı konuda birden fazla rapor hazırlaması gibi mükerrer işlemlere yol açar. Bu tekrarlar, hem zaman kaybına neden olur hem de taraflar ve yargı sistemi için gereksiz maliyetler doğurur. Örneğin, her bir tanık için ayrı yolluk ve ücret ödenmesi, her bir bilirkişi raporu için ayrı ücret tahakkuk ettirilmesi, yargılama giderlerini önemli ölçüde artırır (HMK m. 323 ).
Ayrıca, davaların birleştirilmemesi, kanun yolu süreçlerini de karmaşıklaştırır ve uzatır. Ayrı ayrı verilen kararlar, ayrı ayrı istinaf ve temyiz incelemelerine tabi tutulur. Bu durum, Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay'ın iş yükünü artırır, dosyaların sonuçlanma sürelerini uzatır ve çelişkili kararların kanun yolu aşamasında dahi ortaya çıkması riskini pekiştirir. Yargıtay'ın, birleştirme yapılmadığı için kararları bozması, yargılamanın başa dönmesine ve tüm sürecin yeniden başlamasına neden olur. Bu durum, hem taraflar için ek maliyet ve zaman kaybı anlamına gelir hem de yargı sisteminin etkinliğini düşürür.
Usul ekonomisi ilkesi, Anayasa'nın 141. maddesinde güvence altına alınan "makul sürede yargılanma hakkı" ile de doğrudan bağlantılıdır. Davaların gereksiz yere uzaması, tarafların adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelir. Boşanma gibi kişisel statüyü ilgilendiren davalarda, tarafların bir an önce hukuki belirsizlikten kurtularak yeni bir hayata başlamaları esastır. Davaların birleştirilmemesi nedeniyle yargılamanın uzaması, bu hakkın ihlaline yol açar ve tarafların psikolojik ve ekonomik olarak yıpranmasına neden olur.
Sonuç olarak, aynı taraflar arasındaki boşanma davalarının birleştirilmesi, yargı sisteminin daha verimli çalışmasını, yargı kaynaklarının etkin kullanılmasını, yargılama giderlerinin azaltılmasını ve en önemlisi, tarafların makul sürede adil bir yargılamaya erişimini sağlayan temel bir usul gerekliliğidir. Bu ilkenin göz ardı edilmesi, sadece bireysel mağduriyetlere değil, aynı zamanda yargı sisteminin genel işleyişine ve kamuoyunun adalete olan güvenine de zarar verir.
SONUÇ
Türk hukuk sisteminde, aynı taraflar arasında açılan boşanma davalarının birleştirilmesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 166. maddesi ve Yargıtay'ın istikrarlı içtihatları ile desteklenen, vazgeçilmez bir usul ilkesidir. Bu makalede yapılan kapsamlı değerlendirme, birleştirme zorunluluğunun sadece yargılama ekonomisi ve usul kolaylığı sağlayan bir mekanizma olmanın ötesinde, hukuki güvenlik, çelişkili kararların önlenmesi ve adil yargılanma hakkının teminatı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
HMK madde 166'da yer alan "bağlantı" kavramı, boşanma davaları özelinde, tarafların kusur belirlemesi, maddi ve manevi tazminat, yoksulluk nafakası, iştirak nafakası ve velayet gibi fer'i taleplerin birbiriyle olan sıkı ilişkisi nedeniyle somutlaşmaktadır. Aynı evlilik birliğinin sona erdirilmesi amacını taşıyan bu davaların, farklı boşanma sebeplerine dayansa dahi, tek bir yargılama kapsamında ele alınması, kusur oranlarının bütüncül bir yaklaşımla belirlenmesini ve boşanmanın tüm sonuçlarının tutarlı bir şekilde karara bağlanmasını sağlar. Aksi takdirde, aynı olay örgüsüne dayalı farklı kusur belirlemeleri ve buna bağlı çelişkili fer'i hükümler, hukuki güvenliği zedeler ve adaletsiz sonuçlar doğurur.
Yargıtay içtihatları, davaların birleştirilmemesini mutlak bir bozma sebebi olarak kabul etmekte, bu durumun usul ekonomisine aykırılık teşkil ettiğini ve yargılamanın uzamasına, gereksiz maliyetlere ve hukuki belirsizliklere yol açtığını vurgulamaktadır. Birleştirme imkânı bulunmadığı durumlarda ise, HMK madde 165 uyarınca bekletici mesele yapılması gerekliliği, yargılamanın selameti ve tutarlı karar verilmesi açısından aynı derecede önem arz etmektedir.
Sonuç olarak, mahkemelerin, aynı taraflar arasında açılan boşanma davaları arasındaki bağlantıyı re'sen gözeterek, davaları birleştirme yönündeki takdir yetkilerini bu yönde kullanmaları bir gerekliliktir. Bu yaklaşım, sadece yargı sisteminin daha etkin ve verimli çalışmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda tarafların Anayasa ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkını ve makul sürede yargılanma hakkını korur. Hukuk düzeninin temel amacı olan adaletin tecellisi ve hukuki istikrarın sağlanması için, boşanma davalarının birleştirilmesi zorunluluğu, Türk Medeni Usul Hukuku'nun vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul edilmelidir. Aksi yöndeki uygulamalar, yargısal süreçlerin etkinliğini azaltacak ve nihayetinde hukuka olan güveni sarsacaktır.
KAYNAKÇA
Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m. 165, 166.
Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi.
Harçlar Kanunu, m. 26, 27, 28, Mükerrer m. 138.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2019/5744, K. 2020/1135, T. 17.02.2020. Evlilik birliği sona erinceye kadar açılmış tüm boşanma davalarında taraflara yüklenmiş kusurların birlikte değerlendirilerek, kusur oranlarının bir kez belirlenmesi ve buna göre maddi-manevi tazminat ile yoksulluk nafakası talepleri yönünden bir kez hüküm kurulması gerektiği belirtilmiştir.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2022/10183, K. 2023/1107, T. 16.03.2023. Tarafların boşanma davası devam ederken açılan zina hukuki sebebine dayalı yeni bir boşanma davasının, eldeki dava ile birleştirilmesi gerektiği, aksi takdirde kusur belirlemesinin bütünlüğünün bozulacağı ve fer'i taleplerin sağlıklı değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2023/6229, K. 2024/2891, T. 25.04.2024. Temyiz aşamasında davalı kadın tarafından davacı erkek aleyhine başka bir boşanma davası açıldığının belirtilmesi üzerine, davalar arasında bağlantı bulunduğu ve birleştirilerek görülmesi gerektiği gerekçesiyle bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılmış ve ilk derece mahkemesi kararı bozulmuştur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2022/657, K. 2023/672, T. 21.06.2023. Boşanma davası ile bağlantılı nafaka ve tazminat davalarının birleştirilmemesinin çelişkili karar riskini artıracağını vurgulayarak direnme kararını bozmuştur. (Kullanıcı girdisinden alınmıştır, doc- kodu bulunmamaktadır.)
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2013/13801, K. 2013/27961, T. 28.11.2013. Birleştirme kararı kesinleştiği halde mahkemenin bu durumu dikkate almadan esas hakkında karar vermesi usul ve yasaya aykırı bulunarak bozma sebebi yapılmıştır. (Kullanıcı girdisinden alınmıştır, doc- kodu bulunmamaktadır.)
Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet: Medenî Usul Hukuku Ders Kitabı, İstanbul, Yetkin Yayınları,
Kuru, Baki/Arslan, Ramazan/Yılmaz, Ejder: Medenî Usul Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları,


Yorumlar